3 Ağustos 2009 Pazartesi

Einstein (Biyografi)

Einstein, 1879 yılında Güney Almanya'nın Ulm kentinde dünyaya geldi. Babası küçük bir elektrokimya fabrikasının sahibi; annesi ise, klasik müziğe meraklı, eğitimli bir ev hanımıydı. Konuşmaya geç başlaması ve içine kapanık bir çocuk olması, ailesini tedirginliğe düşürmüşse de, sonraki yıllarda bu korkularının gereksizliği anlaşılacaktı. Giderek meraklı, hayal gücü zengin bir çocuk olarak büyüyordu.

Okulu hiçbir zaman sevemedi. Gerçekten de, genç Einstein'ın ileride ortaya çıkacak dehasının temelleri, kendisinin de sonradan belirttiği gibi, okulda değil başka yerlerde atılmıştı: "Çocukluğumda yaşadığım iki önemli olayı unutamam. Biri, beş yaşında iken amcamın armağanı pusulada bulduğum gizem; diğeri on iki yaşındayken tanıştığım Öklit geometrisi.Gençliğinde bu geometrinin büyüsüne kapılmayan bir kimsenin, ileride kuramsal bilimde parlak bir atılım yapabileceği hiç beklenmemelidir!" 1955'te Princeton’da hayata gözlerini yumana kadar bilim dünyasına çok şey kattı. 1916'da yayımladığı "Genel Görelilik Kuramı", 1921'de "fotoelektrik etki ve kuramsal fizik alanında çalışmalarıyla aldığı Nobel Fizik Ödülü, dahinin en önemli başarılarından sadece ikisi ya bilinmeyen dünyası.

Einstein ve X-files. Öteki bilim insanlarının aksine, X-files adı verilen normal üstü konulara çok meraklıydı. 1920'li yıllarda, fizik üzerine amatör araştırmalar yapan Amerikalı yazar Upton Sinclair'ın, telepatiyi konu alan "Zihinsel Radyo" (Mental Radio) adlı kitabına önsöz yazmıştı. Einstein, Sinclair'ın "altıncı his" ile ilgili kanıtlarının göz ardı edilemeyeceğine inanıyordu. Hatta, insanların telepatik yollarla iletişim kurabileceklerini de açıklamıştı. Bu savlarını, zihinsel yeteneklerini geliştirmek için katıldığı seanslara, yani kişisel deneyimlerine dayandırıyordu. 1930'da, Alman Otto Reiman'ın düzenlediği ruhsal testlere katıldı. Reiman, insanların yazı örnekleri üzerinde parmaklarını gezdirerek onların kişiliklerini analiz edebileceğini ileri sürüyordu. Sürekli tekrar-lanan başarısına rağmen, Einstein "soğuk okuma" denilen bu yönteme sıcak bakmadı. Bunun yanı sıra, ruhlarla ilişkiye girdiklerini belirten medyumlara hiçbir zaman inanmadı.

Einstein'ın ününü kurtaran kötü hava koşulunun öyküsü, satır aralarından kalma. Görelilik teorisinin en dramatik öngörülerinden biri de, geniş bir plastik tabakanın gülleyle kıvrılması gibi, uzay-zaman madde adacıklarının bulunduğu çevrede uzayın eğriselleşmesi (veya kıvrılması) ilkesiydi. Einstein 1912'de, bu görüşünü kanıtlamak için bir deney yapmaya karar verdi.

Gökyüzünün aynı bölümündeki yıldızların Güneş gibi, az da olsa yer değiştirdiğini ve yıldızların yaydığı ışıkların, Güneş'in büyük hacmiyle eğriselleşmiş uzay-zamanın dış hattını izlediğini kanıtlamak istiyordu. Bu yer değiştirme, Ay'ın Güneş'i kapattığı Güneş tutulması sırasında ölçülebilirdi. Yer değiştirmenin boyunu ölçtü, çok küçük bir açıyla gerçekleşiyordu. Einstein'ın deneyinin doğru olup olmadığını kontrol etmek isteyen bilim adamları, Güneş tutulması sırasında yıldızları gözlemlemeye koyuldular. Ancak, tüm çabalarına rağmen kötü hava koşulları ve savaş nedeniyle bunu gerçekleştiremediler. Aslında bu durum Einstein için şans sayılabilir. Çünkü, 1915'te ilk hesaplamasının yanlış olduğunu fark etti.

Yer değiştirme düşündüğünden ve hesapladığından iki kat fazla oranda gerçekleşiyordu. 1919'da, bilim adamları, Brezilya'dan ve Afrika sahillerinden tam Güneş tutulmasını izleme fırsatı buldular. Ve, ileri sürdüklerinin tamamen doğru olduğunu gördüler.

O ve evrensel hatası..Einstein'ın "Hayatımın en büyük hatası" şeklinde tanımladığı olaylar zincirinin kökeni 1917'ye, Görelilik Kuramı üzerine çalıştığı yıla uzanıyor. O dönemde, bilim insanları evrenin sonsuz ve değişmez olduğunu kabul etmişlerdi. Einstein'ı yılgınlığa düşüren ise, yeni bulduğu denklemlerin hep hareketli bir evreni desteklemesiydi. Dolayısıyla, kendisini pek çok öğrencinin yaptığı gibi davranmak zorunda hissetti ve evrenin sabitliğini korumak için, denklemlerine "lambda faktörü"nü kattı. Her şeye rağmen, 1927'de ABD'li astronom Edwin Hubble, evrenin gerçekte genişlediğini ilan etmişti.

Einstein bunun üzerine, ilk baştaki özgün denklemine dönerse, evrenin genişlemesini açıklayabileceğini anladı. Ve bir daha kullanmamak üzere lambda faktörünü denkleminden çıkarttı. Ancak, çok geçmeden astronomlar lambda faktörü gibi unsurların varlığına; hatta, evrenin büyümesini hızlandırdığına ilişkin kanıtlar buldular. İşte, Einstein'ın en büyük yanılgısı, lambda faktörünün bir yanılgı olduğunu düşünmesiydi.

Einstein aslında E=mc2'ye inanmıyor muydu? Einstein, göreliliği kullanarak kütlenin (m), yüksek değerdeki enerjiye (E) eşitliğini kavradı; kesin değere ışık hızının karesi (c2) ile ulaşılıyordu. Bu uluslararası sistem birimiyle (SI unit), 1017 çok yüksek bir değeri karşılıyordu ve maddenin her kilogramda, nükleer santralin bir yılda ürettiğine eşit enerji yayması anlamına geliyordu.

Akıllara durgunluk veren bu fikrin uygulamaya geçirilmesine Einstein bile inanmıyordu. Hatta 1905 yılında yazdığı, buluşunun kökenini oluşturan tezin başlığını soru işaretiyle atmıştı: "İnsan vücudunun ataleti, enerji doygunluğuna mı bağlı?" 1934'ün sonlarında bile, denklemini "atomu ayrıştırarak" enerji elde etmek için kullanma düşüncesini gözden kaçırıyordu. Yanlış yolda olduğu 4 yıl sonra kanıtlandı. Alman bilim adamı Otto Hahn ve meslektaşları uranyumun atomlarını ayrıştırdı.

Bu, nükleer güç ve silahlara doğru atılan bir adımdı. Einstein, hatasını anlayınca hemen harekete geçti. 1939'da ABD başkanı Franklin Roosevelt'e bir mektup yazarak, Naziler'in nük-leer silahları geliştirebileceği uyarısında bulundu. Bu mektup, müttefiklerin ilk atom bombasını yapmalarında önemli rol oynadı.

Einstein, komünistlikle ve ajanlıkla da suçlandı.E=mc2 denkleminin fikir babası olmasına rağmen, hiçbir zaman Manhattan Projesi (ABD'nin gizli atom bombası yapma planı) içinde yer almadı. Amerikalı tarihçi Richard Schwartz'ın 1983 yılında açıkladığı belgeler, Einstein'ın neden ajanlıkla suçlandığını ortaya koyuyor. Öldüğü yıl olan 1955'te FBI'ın hakkında yürüttüğü araştırma dosyaları 1.500 sayfayı bulmuştu. Bu dosyaların çoğunda, komünistlerle bağlantılar kurmak ve Almanya'daki evini haberleşme merkezi olarak kullanmaktan suçlanıyordu.

İddiaların somut dayanakları var mıydı? 1930'lu yıllarda Einstein, emperyalizm karşıtı eylemler yapan ve ulusal ba-ğımsızlığı savunan sol eğilimli bir örgütün onursal başkanıydı. Aynı zamanda, komünist ajanlar Hilaire Noulans ile eşinin saklanmasına yardımcı olmuştu. Tüm bunlara rağmen, Sovyetler Birliği'ni eleştirdiği pek çok kamuoyu açıklaması yaptı ve Yahudiler'e karşı tavırlarından dolayı onlar için çalışmayı reddetti.

Ölüm ışınını keşfetmiş miydi? FBI raporlarında geçen en ilginç konulardan biri de, çok büyük güce sahip bir ışın makinesi icat ettiği iddiasıydı. İddia az da olsa gerçeğe dayanıyordu. Soruşturma, 1940'ın Aralık ayında yayılan dedikodularla başladı. Einstein'ın arkadaşı Gustav Bucky'nin komşusu, Einstein ve Bucky'nin Manhat-tan'daki geçici laboratuvarda "ölüm ışını makinesi" üzerinde çalıştıklarını ileri sürmüştü.

Yetkililer, laboratuvarda makineyle ilgili hiçbir ipucuna rastlayamadılar. Ancak laboratuvar yıkılmıştı, dolayısıyla bu durumdan kuşkulanmışlardı. Gerçekten de Einstein, ölüm ışınını farkında olmadan keşfetmişti; ama, bu iddialardan çok önce. 1916 yılında, atomdaki elektronların, yüksek enerji seviyesine sıçradığında, enerjilerini tek frekanslı ışık atılımı şeklinde serbest bırakarak bir araya toplandıklarını gösterdi. Bu ışın demeti incelendiğinde, barındırdığı yoğun gücün bir metali bile kesebileceği anlaşıldı. Bu araştırması, günümüzde kullanılan ölüm ışını, laserin atası kabul ediliyor.

Teori üretmesinin yanında, sıkı bir kâşifti de. 1925'te bir gün, buzdolabından sızan ölümcül soğutucu gaz nedeniyle yaşamını kaybeden bir ailenin haberini okudu. Endüstri kimyagerleri henüz güvenli soğutucu gazını bulamamıştı. Bunun üzerine Einstein, fizikçi arkadaşı Leo Szilard'la bir ekip oluşturarak daha güvenli buzdolabını tasarlamaya koyuldular. Sonuç dahiyaneydi: Sodyum ve potasyum karışımını borulara pompalamak için elektromanyetik alanı kullanan ve sıvıya dönüşmeden önce dondurucu kimyasal maddeyi sıkıştıran bir tasarım.

Dondurucu madde buzdolabının içinde dolanırken ısınıyor, tekrar gaz haline dönüşüyor ve buzdolabı içindeki sıcaklığı alıyordu. Hiçbir mekanik parça gerektirmediğinden, tehlikeli kimyasal madde, borular içinde güvenli bir şekilde dolaşıyordu. Einstein ile Szilard bir başka buluşa daha imza attılar (musluk suyunun gücünü kullanarak günlük kullanım suyunu soğutan cihazı ekleyerek) ve bu soğutucunun patentini Electrolux'e sattılar. Ancak, buzdolabı ticari amaçla satışa sunulmadı. Kimyagerler daha sonra, güvenli soğutucu freonu (ozon tabakasına zarar verdiği ileri sürüldü) geliştirdiler.

Einstein, Tanrı ile kumar oynadı ve kaybetti. Mimarlarından biri olmasına karşın, atomaltı parçacıkları yönlendiren kurallar biçiminde tanımlanan "kuvantum teorisi"ni hiçbir zaman tam olarak benimsemedi. Parçacıkların nasıl hareket ettiğine ilişkin bilginin her zaman belirsiz kalacağını ileri süren görüşü reddetti. Onun yerine, kuvantum teorisinin döneme ait bir açıklama olduğunu ve bir gün belirsizliği ortadan kaldırılacak yeni bir teorinin bulunacağına inandı. Bu konuda en önemli sözlerinden biri "Tanrı'nın evrenle kumar oynadığına inanamam." oldu. Einstein'ın kuvantum teorisi ile ilgili görüşleri yıllarca sadece öngörü şeklinde kaldı. Dahası, kimse yanlışlığını ileri süremedi.

Ancak, 1964'te İskoç fizikçi John Bell, onun "Tanrı ve kumar" ifadesini test edebilecek matematik kuramını buldu. Deney, Alain Aspect ve ekibi tarafından 1982'de Paris'te yapıldı. Ekip, özel optik araçlar içinde yol alan fotonların özellikleri üstünde çalışarak, Einstein'ın belirsizlik hakkında söylediklerini ve dahası, hiçbir şeyin ışıktan daha hızlı yol alamayacağı savının tersini kanıtladılar. Fizikçiler, ileri sürü-len teorilerin hangisinin doğru olduğunu tartışıyor.



Einstein ve kadınlar. Dahinin kadınlar üzerindeki manyetik etkisi tartışılmazdı. Bunun en açık kanıtı, iki evliliği sırasında yaşadıkları ilişkilerdi.

Mileva kendisinden hamile kaldıktan sonra onunla evlenmiş; ancak, kuzini Elsa'yla evlenebilmek için de ondan boşanmıştı. İkinci evliliği Elsa'nın ölümüne kadar sürmüş olsa da, bu arada aşk ma-ceraları yaşamaktan geri kalmadı. Birlikte olduğu kadınların kimlikleri ve ilişkilerin yoğunluğu tarihçilerce tartışıla dursun, Roger Highfield ve Paul Carter adlı yazarlar önemli kanıtlara ulaştılar. Onlara göre; sekreteri Betty Neumann, Avusturyalı güzel sarışın Margarette Lebach ve iki zengin kadın Elsa Mendel ile Estella Katzenellenbogen, beraber olduğu kadınlar arasında.

Beyniyle ilgili garip hikâye, hakkındaki son bilinmeyen. Einstein öldükten sonra beyni çıkarıldı ve halen ABD, Wichita'daki yaşlı doktorun evinde, bir kavanozda saklanıyor. Dr. Thomas Harvey, 1955 yılındaki otopsi sırasında, dehasıyla ilgili ipuçları bulabilmek amacıyla Einstein'ın beynini çıkarmıştı. Beyniyle ilgili temel bilgiler çok da farklı değil. Beyni, normal koşullarda 1,4 kg. olan insan beyninden yüzde 12 oranında daha hafif. Beyninden alınan örnekleri inceleyen nörologlar, ilgi çekici özelliklere rast-ladılar. Örneğin, düşünce için gerekli sinirleri besleyen "gliyal hücre" sayısının fazla olduğunu belirlediler. 1999 yılında Kanada, McMaster Üniversitesi'nden uzmanların yaptığı araştırmalarda da, Sylvian fisürünün (yarığı) gelişmiş ve alt parietal lobunun normale göre yüzde 15 daha geniş olduğu tespit edildi.

Uzmanlar, gelişmiş Sylvian fisürünün, beyindeki bilgi alışverişini kolaylaştırdığını; parietal lobun ise, matematikle ilgili yeteneği ve uzay-mekân bağlantısı kurma yetisini artırdığını belirtiyorlar.

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Yavuz Sultan Selim'in Şiiri ve Hikayesi...

Yavuz Sultan Selim Han'a ait bir beyit. Dizelerin ilk kelimeleri yukarıdan aşağıya okunduğunda aynı dizeyi verir.Bu tarzda yazılan ilk beyit olduğu söylenmektedir. Divan edebiyatında bu özelliğe vezni aher denir.

Yavuz Sultan Selim Han bu beyiti Şah İsmail'e yazmıştır. Hikayesi şöyledir:

Yavuz şiire, edebiyata ve satranç oynamaya meraklı biridir. Aynı şekilde Şah İsmail'de de bu özellikler vardır. Sarayında ünlü şairleri barındırır ve çok iyi satranç oynar. Bunu bilen Yavuz şahın bu özelliğinden yararlanmak ister. Tebdili kıyafetle (gezgin bir abdal kılığında) şahın ülkesine gider. Hanlarda , Kervansaraylarda satranç oynayarak önüne geleni yener. Haber şaha ulaşır. Şah der ki çağırın birde benimle oynasın. Yavuz Şah'ı da yener. Şah sinirlenir ve Yavuz'a der ki: " sen edep nedir bilmez misin? Hiç şahlar mat edilir mi?" Elinin tersiyle Yavuza bir tokat atar. Şahın kızdığını anlayan Yavuz onu yücelten şiirler okumaya başlar. İşte şahın huzurundan ayrılırkende bu şiiri okur.

Sanma şahım /herkesi sen / sadıkane / yar olur
Herkesi sen / dost mu sandın / belki ol / ağyar olur
Sadıkane / belki ol / alemde bir / dildar olur
Yar olur / ağyar olur / dildar olur / serdar olur "

Ancak Şah İsmail hala onun Yavuz Sultan Selim olduğunu anlamamıştır.
Yavuz yediği tokatın acısını unutmaz. Birkaç sene sonra Çaldıran'da Şah İsmail'i yener ve ona bir mektup gönderir. Mektupta o günkü tokadın acısını aldığını söyler ve ilave eder: " atacaksan tokadı böyle atacaksın. "

30 Haziran 2009 Salı

Domuz Gribi Hakkında Bilinmesi Gerekenler !!!

Domuz Gribi Nedir ?
Domuz gribi, A (H1N1) tipi virüsten kaynaklanan, insanlarda hastalığa yol açan viral bir hastalıktır. Hastalık ilk kez Meksika ve ABD’de görülmüş ve daha sonra birçok ülkeye yayılmıştır.

Bu yeni H1N1 virüsü neden” domuz gribi olarak adlandırılmaktadır?
Bu virüse “ domuz gribi” denmesinin sebebi, domuzlar arasında görülen grip virüslerine çok benzediğinin gösterilmiş olmasıdır. Bu yeni virüs insan, domuz ve kuş virüslerinin bir karışımıdır.

Domuz gribi (A/H1N1) virüsü bulaşıcı mıdır?
Domuz gribi A(H1N1) virüsü bulaşıcıdır ve insandan insana geçmektedir

Domuz gribi (A/H1N1) nasıl bulaşmaktadır?
Domuz gribinin de yine mevsimsel griple aynı şekilde yayıldığı düşünülmektedir. Grip virüsleri insandan insana öksürük ve hapşırma yoluyla bulaşmaktadır. Grip virüsü bulaşan bir yere dokunulduktan sonra, eller ağız ya da buruna götürüldüğünde de hastalık bulaşabilir

Domuz gribinin (A/H1N1) belirtileri nelerdir?

Domuz gribinin belirtileri, insanlarda görülen grip belirtilerine benzerdir. Bunlar: Ateş, Öksürük, Boğaz ağrısı, Yaygın vücut ağrısı, Baş ağrısı, Üşüme ve Yorgunluk gibi belirtileri içermektedir. Bazı vakalarda kusma ve ishal de görülebilmektedir

Sulardan domuz gribi (A/H1N1) virüsü bulaşabilir mi?

İçme, kullanma ve havuz sularıyla bulaşma gösterilmemiştir.

Domuz gribini tedavi eden ilaçlar var mıdır?
Evet. Domuz gribinin tedavisi veya bu hastalıktan korunmak için doktor kontrolünde kullanılabilecek ilaçlar mevcuttur. Bu ilaçlar doktor tarafından önerilmedikçe, reçetesiz olarak kesinlikle kullanılmamalıdır

Hastalığa yakalanan kişiler ne kadar süreyle bulaştırıcıdır?
Kişiler, belirtilerin başlamasından bir gün öncesi ve 7 gün sonrasına kadar bulaştırıcıdırlar.

Daha çok hangi yüzeyler bulaşma kaynağıdır?
Öksürük ve hapşırma yoluyla, hasta kişinin tükürük zerrecikleri havaya yayılarak sandalye, masa gibi yüzeylere bulaşabilir. Kişi virüsün bulaştığı bir yere dokunduktan sonra ellerini ağzına, gözlerine veya burnuna sürerse virüs bulaşabilir. Bu yüzeylerde virüsün ne kadar süreyle canlı kalabileceğini etkileyen ısı, nem oranı, yüzey niteliği gibi pek çok faktör söz konusudur. Hasta kişinin temasının olduğu bu yüzeylere dokunulmamalı, herhangi bir sebeple dokunulduysa eller yıkanmalıdır.

Ev ve eşyaların temizliğinde nelere dikkat etmek gerekir?
Grip virüsünün yayılmasını önlemek için, yüzeylerin (masalar, kapı kolları, banyo yüzeyleri, mutfak tezgahı, oyuncaklar vb) günlük temizlikte kullanılan deterjanlarla temizlenmesi yeterlidir. Günlük kullandığımız temizlik maddeleri dışında klor, hidrojen peroksit, iyotlu antiseptikler ve alkol gibi bazı kimyasal maddeler de etkilidir.Hastalara ait çarşaf, çamaşır, havlu ve kap kacağın ayrı olarak yıkanmasına gerek yoktur. Ancak, bu eşyalar yıkanmadan başkası tarafından kullanılmamalıdır. Bu çarşaflar mümkün olduğunca elle temas edilmeden taşınmalı ve yıkanmalıdır. Hastanın çarşafları, çamaşırları değiştirildikten sonra eller mutlaka sabunlu suyla yıkanmalıdır. Hastaya ait kap kacak ya bulaşık makinesinde ya da elde deterjan kullanılarak yıkanmalıdır.

Domuz gribinden kendimi nasıl koruyabilirim?
Halen domuz gribinden koruyucu bir aşı bulunmamaktadır. Aşağıdaki önlemleri alarak sadece gripten değil; grip gibi solunum yoluyla bulaşan tüm hastalıklardan kendinizi koruyabilirsiniz:
Öksürme ve hapşırma sırasında ağzınızı ve burnunuzu bir mendil ile kapatınız. Mendilinizi kullandıktan sonra çöp sepetine atınız.
Öksürdükten ve hapşırdıktan sonra ellerinizi bol sabun ve suyla yıkayınız. Alkol içeren el yıkama antiseptikleri de etkilidir.
Kirli ellerinizle gözlerinize, burnunuza ve ağzınıza dokunmayınız.
Domuz gribine yakalanırsanız, belirtilerin başlamasından 7 gün sonrasına ya da belirtilerinizin tamamen geçmesinden bir gün sonrasına kadar evde istirahat ediniz.
Hastalığın bulaşmaması için çevrenizdeki kişilerden uzak durunuz.
Bulunduğunuz mekanı sık sık havalandırınız.

Hastalıktan korunmak için ellerimi nasıl yıkamalıyım?
Ellerinizi 15-20 saniye süreyle su ve sabunla yıkamalısınız. Su ve sabuna ulaşamadığınız yerlerde alkol içeren el antiseptikleri kullanabilirsiniz.

Hastalanırsam ne yapmalıyım?
Domuz gribi şüpheli bir kişi ile temastan sonraki 7 gün içinde kendinizde yukarıda sıralanan hastalık belirtileri olduğunu hissederseniz hemen 112 yi arayın, evden dışarıya çıkmayın, sağlık ekiplerinin size ulaşmalarını bekleyin.

Erişkinlerde acil müdahale gerektiren belirtiler nelerdir?
Zor nefes almak veya nefes darlığıBilinç bulanıklığıSık ve uzun süreli kusma

Çocuklardaki acil müdahale gerektiren belirtiler nelerdir?
Hızlı veya zor nefes almaVücutta solgunluk ya da morarmaBeslenememeUyarılara cevapta azalma ve uykuya meyilHuzursuzlukAteşle beraber döküntü görülmesi

DOMUZ GRİBİNDE (A/H1N1) BEBEKLERİN BESLENMESİ

Bebeğimi korumak için ne yapabilirim?

Grip 2 yaşından küçük bebeklerde daha ağır seyredebilir. Bu nedenle bebeklerin korunmasına özellikle dikkat edilmelidir.
Ellerinizi bol su ve sabunla yıkamaya daha fazla önem veriniz. Bebeğinizi beslerken veya onunla ilgilenirken kesinlikle bebeğinizin yüzüne doğru öksürüp hapşırmayınız. Hasta iseniz mutlaka maske kullanınız ve bebekleri öpmeyiniz.

Anne sütü bebekleri bu hastalıktan korur mu?
Anne sütünün bebekleri hastalıklardan koruyucu etkisi oldukça fazladır. Anne sütü bebeğin bağışıklık sistemini güçlendireceğinden gribin daha ağır seyretmesini de engelleyebilir.

Grip olduğumu düşünüyorsam bebeğimi emzirmeyi sürdürmeli miyim?
Evet, emzirmeye devam etmelisiniz. Çünkü bağışıklık sisteminin gelişiminde anne sütü oldukça önemlidir. Emzirmek, bebeklerin hastalıklarla başa çıkabilmelerine de yardımcı olur.

Hastayken bebeğimi emzirebilir miyim?
Hasta olsanız bile emzirmeyi kesmeyiniz. Bebekler en az 6 ay boyunca ek olarak su bile verilmeden anne sütü ile beslenmelidir. Eğer emziremeyecek kadar hastaysanız, pompa ile sütünüzü cam bir biberona sağıp bebeğinize verilmesini sağlayınız.

Bebeğim hasta ise emzirmem doğru mudur?Hasta olan bebeğiniz için yapabileceğiniz en faydalı şeylerden biri onu emzirmeye devam etmektir. Bebekler hasta oldukları zaman, daha çok sıvıya ihtiyaç duyarlar. Anne sütü diğer sıvı gıdalardan çok daha faydalıdır. Eğer bebeğiniz ememeyecek kadar hasta ise sütünüzü damlalık kullanarak vermeyi deneyiniz.

Emzirirken antiviral grip ilacı almak doğru mudur?
Doktor tarafından tavsiye edilen antiviral grip ilacı kullanan anneler bebeklerini emzirmeye devam edebilirler.

Kaynak: T.C. Sağlık Bakanlığı

18 Haziran 2009 Perşembe

Bad Sector'lü Harddiski Kurtarma !!!

Eğer bozuk sektör varsa onları kurtaramazsınız sadece ortadan kaldırabilirsiniz. Bu işlemi yaparken harddisi sağlam bir bilgisayara bağlamak gerekiyor. Sağlam makinede işlem yapacağız çünkü. Yapılışına gelince: Önce yerlerini tesbit edelim. DOS ve Win 95 ve 98'den kalma DOS tabanlı scandisk.exe ve format.com işinizi görebilir. Bunları kullanabilmek için diskin FAT32 ile biçimlendirilmiş olması ve tek bir bölümden oluşması gerekir. Bu tip araçları kullanabilmek için FAT32'nin sınırlarından dolayı 32 GB'tan büyük diskleri FAT32 olarak biçimlendiremezsiniz.
Win XP kullanıyorsanız Win98 yada dos için hazırlanmış bir açılış disketi ile sisteminizi başlatıp, disket içerisinden bu araçları çalıştırabilirsiniz. Açılış diskiniz yoksa bunu 98 olan bir arkadaşından yada www.bootdisk.com gibi web sitesinden temine edebilirsiniz. Scandisk yada benzeri disk yüzeyini grafikle sembolize ederek bozuk sektörlerin yerlerini gösteren bir uygulama kullanırsanız bilgisayar başında beklemeden uzun sürecek olan tarama işlemini gerçekleştirip sonra bozuk bölümlerin nerelere denk geldiğini ekranda görebilirsiniz. Format.com'u kullanmayı tercih ederseniz biçimlendirme işlemi gerçekleşirken ekranı takip etmeniz ve çoğu zaman bir cırtlama sesi ile birlikte gelen “sektör……. Kurtarılmaya çalışıyor” gibi bir mesaj görüntülendiğinde işlemin süreç yüzdesini bir yere not almanız gerekiyor. Hangi tarama aracını kullanırsan kullan bozuk sektörlerin denk geldiği yerleri yüzdeler halinde bir liste haline getirebilmiş olmalısınız. Şimdi bu listeye göre izole etmemiz gereken alanları hesaplayacağız. Mesela 80 GB'lık bir diski kurtarıyoruz. Özelliklerine baktığımızda kapasitesi tam olarak 78528 MB olarak görünüyor. Taramamızda bu diskin %24, %48, %49, %50, %52, %75 ve %99'unda bozuk sektör bulunduğunu farz edelim. Şimdi diskte bu bölümleri kullanım dışı bırakarak arada kalan bölümleri kullanılabilir bölüm olarak belirleyeceğiz. Bunu yaparken mümkün olduğunca toleranslı davranmakta fayda var verdiğimiz örnekte diskte kapasitenin %24 üne denk gelen ilk bozuk bölge yaklaşık olarak 18500-19500 MB lar arasındaki bölge. Bunu şu şekilde hesaplayarak buluyoruz. Az önce yukarıda yazdığımız diskin kapasitesi ( 78528x24/100=18846.72) formülüyle buluyoruz ve tolere ederek taklaşık bir sonuca ulaşıyoruz. Aralığı biraz büyük tutmakta fayda var. Mesela 48 den 52 ye kadar ardı ardına rastlamışız bu bölgeyi olduğu gibi atmakta fayda var. İşlemlere başlamadan önce diskinizden kurtarabildiğiniz bütün verileri yedekleyin. Çünkü diskteki bütün verileri sileceğiz. Bilgisayarıma sağ tıklayıp Yönet seçeneğiyle yönetim konsoluna gelin burada sol pencerede disk yönetimi seçeneğine tıklayın.
Böl-parçala işlemini bu ekranda yapacağız. Öncelikle tarama işlemini yaptığımız bölümlemeyi ortadan kaldırmamız gerekiyor. Bozuk sektörler içeren disk bölümüne sağ tıklayarak menüden mantıksal bölümü sil seçeneğini sonrada aynı alana sağ tıkayarak bölümü sil seçeneğini kullanın. Bu diske Windows kurup çalıştıracağız. İlk bölümü birinci bölüm kalan bölümleri de uzatılmış bölüm olarak oluşturacaksın. Eğer bu disk ikinci diskin olacaksa Windows içermeyecekse tamamını uzatılmış bölüm olarak beliryebilirsiniz. Şimdi diski sembolize eden bölüme sağ tıklayarak yeni bölüm seçeneğini seçin. İlk ekranı sonraki sekmesi ile gerek bölümleme tipi konusundaki seçimini yapın. İlk bölümü birincil bölüm olarak belirleyeceğiz. Boyut alanına kullanılabilecek ilk alan olarak hesapladığınız değeri verdiğimiz örnektekine benzer 18500 MB gir. (sizin hesaplamanızda kaç çıktıysa onu yazacaksınız). Sonraki adımda sürücü harfini ve bir sonrakinde de biçimlendirme seçeneklerini belirleyin. Birincil bölüm kullanacaksanız diskin kalan kısmını kullanmayacaksanız diskin tamamını uzatılmış bölüm olarak aynı yöntemle belirleyin. Diskin tamamını uzatılmış bölüm olarak kullanıyorsanız hesapladığın ilk alanı boşluğa sağ tıklayarak yeni mantıksal sürücü seçeneği ile ayırın. Sonrasında yukarıda oluşturduğun listedeki bozuk ve sağlam bölümleri sırasıyla oluşturun. Bunu yaparken yani sağlam bölümler için sürücü harfi verip biçimlendirme yaparken, bozuk bölümler için sürücü harfi verme ve biçimlendirme yapmayın. Tüm bölümler bittiğinde bozuk bölümleri içeren bölümlere sağ tıklayıp mantıksal sürücüyü sil seçeneğiyle bu bölümleri serbest boşluk haline getirin ve bir daha kullanmayın. Bu işlemleri tamamladığında Windows bozuk sektörlere ulaşamayacak ve böylece bozuk bölümlere veri yazarak kaybetme ve bozuk sektörlerin yayılması ihtimali ortadan kalkacak.

6 Haziran 2009 Cumartesi

Hikaye Tadında...

1400'lü yılların ortaları. İmparatorluğun başkenti İstanbul. Hristiyan mimar zamanın kadısı Hızır Bey’e başvuruyor. Şikayetini anlatıyor ve davalının mahkeme huzuruna çıkarılmasını istiyor. Mimar, devrin padişahı “ Yedi Cihan Sultanı “ Fatih Sultan Mehmet’ten davacıdır. İstanbul alındıktan sonra Fatih Ayasofya'dan daha yüksek kubbesi olan bir cami yaptırmak istiyor. Bunun için bir mimarla anlaşıyor. Ancak hristiyan olan mimar işin gereğini yerine getirmiyor ve inşa ettiği caminin kubbesi yeterince yüksek olmuyor. Bunun kasıtlı yapıldığından şüphelenen Fatih de mimarın elini kestiriyor. Davaya konu olan şikayet bu. Davalının padişah olması prosedürleri değiştirmiyor ve Fatih kendi şehrinde, üstelikde hristiyan bir davacının önünde kendini savunmaya çağırılıyor. Mahkeme salonu... Padişah, makamında oturan Hızır Bey’in karşısında sıradan bir sanık gibi ayakta duruyor. Dava görülüyor ve karar açıklanıyor; Sen Murat oğlu Mehmet. Bu kişinin elini yargılamadan kestirdiğin için kısas olunacaksın. Senin elinde onunki gibi kesilecek. Ancak onu razı edebilirsen ölünceye kadar onun ve ailesinin geçimini temin edersin. Bu adaletli davranış sonrasında mimar dayanamayarak padişahın ellerine kapanıyor. Herkes dağıldıktan sonra Fatih, Hızır Bey’e; “ Eğer padişahlığımdan korkup haksız bir karar verseydin billahi kılıcımla kelleni kesecektim “ diyor. Bunun üzerine Hızır Bey kürsünün altından çıkardığı topuzunu göstererek cevap veriyor; “ Hünkarım, sizde padişahlığınızdan gururlanıp mahkemenin verdiği kararı dinlemeseydiniz billahi bu topuzla başınızı ezerdim... “

Dünya Durursa Ne Olur?

Dünya kendi etrafında saatte 1800 km hızla dönüyor. Normalde hissetmediğimiz bu hızı dünyanın durması halinde hissedeceğinizden emin olabilirsiniz. Dünya dursaydı, öncelikle atmosfer dünyadan bağımsız olarak aynı hızda dönmeye devam ederdi ve yeryüzünde ne varsa silip süpürürdü. Bu demek oluyor ki kayalar, topraklar, ağaçlar, binalar, hayvanlar ve tabiki de insanlar bu hızın etkisiyle atmosfere doğru savrulurdu. Bu olasılığın yanında bir başka hususda kendi etrafında dönmeyen bir dünyanın, etrafında dönmeye devam ettiği güneşle olan ilişkisinin değişmesi. Gezegenimizin güneşe bakan yüzü altı ay boyunca aydınlık kalırdı. Ve tabii diğer yüzüde altı ay boyunca karanlık. Yılın ikinci yarısında ise durum tam tersine dönerdi. Yani bizim mevsimlerle yavaş yavaş hissettiğimiz ısı değişimi hem bir anda meydana gelir hemde şu andakinden kat be kat fazla olurdu. Bu yüksek ısı değişimi rüzgar sirkülasyonunuda etkilerdi ve hava akımları şu an olduğu gibi ekvatora paralel yönde değil, ekvatordan kutuplara doğru yönelirdi. Daha ilginç olanı ise güneşin gökyüzünde duruşunda yaşanacaklar. Dünyanın yörüngesi ve eksen eğimi sebebiyle güneş, gökyüzünde güneye doğru mevsimsel olarak yukarı ve aşağıya doğru hareket ederdi. Diğer bir yaşanacak olaysa; radyasyon dengesinin alt üst olması. Dünyanın dönmesine bağlı dinamo etkisinin oluşturduğu manyetik bir alanı vardır. Eğer dünya dönmeseydi manyetik alanın etkisi kaybolacaktı. Kuzey ışıkları artık görülemeyecek ve bizi kozmik ışınlardan koruyan radyasyon dengesi yok olacaktı. Ama yapılan araştırmalar şunu gösteriyor ki; dünyamızın birkaç milyon yüzyıl içinde durmaya niyeti yok :)